info@utkvakfi.org

can suyu olmak… 

8 Şubat 2026 Haber mukayali

Erdal ÖZYOL

İnsanların düşüncelerinin, fikirlerinin sağlıklı yol alması; politizasyondan uzak, ilkesellik içerisinde dimdik ayakta durmayı başarmaktan geçer.

Can suyu, bir fidan dikilirken dibi toprakla örtülmeden dökülen ilk sudur. Dikilen fidanın yeşerip kök salması için can suyu mutlaka dökülür. Can suyu fidana dikimi sırasında dökülmüşse o fidana tutmuş gözüyle bakılır. Tıpkı ortaya atılan tutarlı düşünce ve fikirlerin toplumsal ölçekte kabul görebilmesi için verilen mesajların politik yaklaşımlardan uzak olması ve ilkeselliği öncelikli olarak vazgeçilmez kılması gibi önemli manevralar işin can suyudur aslında.

Uzlaşı kültürü, başlı başına toplumsal değer yargılarını önemseyen ortak payda ve bileşim kümesinin alanını genişletme sürecine katkı sunduğu ölçekte değerlidir ve önemlidir. Sürece bu perspektiften bakmak hayati önemdedir ve can suyu görevi görür. 

Yazar İsmet ÖZEL tarafından isim hikâyesini özetleyerek kaleme aldığı kitabının adını, Meksika’yla yapılan savaşı protesto etmek için ödemesi gereken 1 dolarlık seçmen vergisini ödemeyip hapse düşen Henry David Thoreau’nun insanı düşüncelere iten cümlesinden almaktadır.

Hapse giren Thoreau, onu hapishanede ziyarete gelen arkadaşı “Henry, neden burdasın?” diye sorunca tarihe geçecek cevabını vermiş, arkadaşına ayarların en ünlülerinden birini yapmış ve “Waldo, sen neden burada değilsin?” diye tarihe geçecek bir cevap vermiştir.

Thoreau’nun bu hapishane deneyimi sivil itaatsizlik eyleminin ilk örneklerinden birisidir.

Dersler çıkarılması gereken hikâye bizlere günümüzde içinde bulunduğumuz karmaşık duygular ve ruh hallerimizi göz önüne aldığımızda çok şeyler anlatmaktadır.

“Bizler toplumun birlik ve beraberliği için; ayrışmalardan uzak ve ötekileştirmelere karşı koymak adına, öncelikli olarak kendimizden başlayarak çevremizden, yaşadığımız şehirden hareketle kangren olmaya yüz tutmuş toplumsal sorunların çözümüne birer can suyu olabilir miyiz?” demenin mücadelesini vermeliyiz. Duyarlılıklarımızı empati kurarak pozitif manada üretken kılabiliriz. Kısacası her birimiz birer Henry olabiliriz.

Hayat tarzımızdaki keşmekeşlik ve vurdumduymazlık sosyal bireyler olarak en iyi yaklaşımla üşengeçliğimizden masamızda duran ve el atmadığımız sorunlar yumağıdır. Sorunların ucu bizlere dokunduğunda masada duran sorunların çözümü için harekete geçmeye çabalamak, toplumun nazarında itibar görmediği ne kadar gerçekse, günü geçmiş ve sendeleyen alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz de şu aşamada o kadar gerçek dışıdır. 

Aslında Türkiye toplumu olarak yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeyen bir yapımızın olduğunu çok iyi biliyoruz. 

Bu gerçeği göz ardı etmek olmaz.

Çocuğumuzun basit bir okul kaydını dahi çoğu zaman son dakikada yapmaya çalışırız. Hayatımıza yön veren çeşitli sınavlara giriş ücretlerini son dakikada bankaya ulaştırır ve zor bela dekontlarımızı alarak rahat bir nefes alırız. Su ve elektrik paralarını ödemeyi geciktiririz ve cezalı ödemek zorunda kalırız. Seçimlerde sandık başına sandık kapanmadan birkaç dakika önce oy kullanmak için geliriz ve sandık görevlilerine bir ton açıklama yapmak zorunda kalırız, bazen de bir iki dakika ile oy kullanma hakkımızdan oluruz. Bu sıraladığımız günlük hayattan örnekleri çoğaltabiliriz.

Toplum olarak hayatımızda önemli yer tutan bazı iş ve işlemlerimizi son dakikalara bırakma alışkanlıklarımız, çoğu üşengeçliğimizden ve vurdumduymazlığımızdan kaynaklı rutin davranışlarımız haline gelmiştir. 

Karmaşık olmayan ve sade hayatımıza bir parça renk katmak için günlük hayatta yerine getireceğimiz sıradan ve basit denklemli görevlerde biraz entrika kokması, biraz koşturmaca olması, biraz aksiyonel hal alması bizleri daha mutlu ediyor olsa gerek. Toplumun azımsanmayacak bir bölümü olarak içimizdeki enerji birikimini böyle dışarı attığını söylemek acı da olsa göz önünde olan bir gerçekliktir. Bu davranışlarımız bizlerde olumsuz yönde kalıcı alışkanlıklara yol açmış olabilir.

Bu tip alışkanlıklarımızı bir an önce değiştirerek, birer can suyu olduğumuzun farkına vardığımızda ülke bazlı sosyal problem haline gelmiş sorunların çözümüne ancak o zaman katkıda bulunabiliriz.

Günümüzde Nasrettin Hoca’nın bazı olaylar ve söylemler karşısında vermiş olduğu cevaplarda hem mizahi bir yön hem de ince ve zarif manaların olduğunu unutmayalım. İşte tam da ihtiyacımız olan bu değil midir? Kırıcılıktan uzak bu tarzdaki iletişim örneği bizleri düşünmeye iter, esprilidir, orijinaldir ve ince zekâ gerektirir. 

TBMM’nin 25 Temmuz 1967 tarihli oturumunda; 

Konuşmacı olarak kürsüde entelektüel, usta gazeteci, yazar ve o dönemin milletvekili Çetin Altan vardır. 

Çetin Altan, Mecliste hararetli ortamın mimarı olarak görmüş olduğu Meclis Başkanvekilini kastederek ‘Şimdi, bir Fransız İhtilâlcisi, biraz yüksekte bulunmanız bir marangoz hatasıdır…’ demiştir. 

Meclis sıralarından şiddetli gürültüler, sıra kapağına vurmalar başlamıştır. 

Başkan bunun üzerine “Sayın Çetin Altan, sözünüzü geri almazsanız sözünüzü keseceğim.” diyerek uyarmıştır.

Çetin Altan bunun üzerine “Biraz yüksekte bulunmamız marangoz hatası değildir.” diyerek düşündüren bir cevap vermiştir. Çetin Altan’ın böyle hazır cevaplı olmasını sağlayan, kırıcı cümleler yerine daha ölçülü, hakaretten uzak tarzının nedeni kelime dağarcığının geniş kaynaklara dayanmasıdır. Bu da onun çok iyi bir okuryazar olduğunun kanıtıdır.

Kitap okumak fakir hayalcilerin işi değildir. İnsanların arasından her sorunu parayla çözebileceğine inananlar uzun vadede maneviyata, duygulara, değerlere, toplumların önceliklerine nasıl zarar verdiklerini belki de hiç tahlil bile edemeyeceklerdir.

Bireyler olarak bizler çok ve farklı yelpazede kitaplar okuyarak, sosyal ve kültürel faaliyetleri organize ederek veya içinde yer alarak ancak ve ancak can suyu rezervimizi kalıcı ve güçlü kılabiliriz.

Kitaplar kütüphanelerimizde süs eşyaları değildir. Toplum olarak hobilerimiz arasında kitap satın alarak kütüphaneler oluşturmaktan daha ilerisini yapmalı, aldığımız kitapları okumalıyız. Kendimize ve topluma yararı olamayan alışkanlıklarımızı gözden geçirmenin en başta kendimiz olmak üzere kimseye zararı olmayacaktır. Bilakis uzun vadede çok şeyleri müspet yönde değiştirecek fikirlerin mimarı olmamız, kütüphanemizde var olan kitap sayfalarındaki bilgiler kadar bizlere yakın ve hayallerimizi zorlayacak kadar gerçekçi olacaktır. 

Sonuç olarak yazımızın özü; sosyal, kültürel faaliyetlerin içinde bulunarak ve kitap okuyarak öncelikli olarak içinde bulunduğumuz toplum için can suyu olmayı başarabilmekle ilgilidir.

Ülkemiz gibi gelişmekte olan toplumlar için bunun ne demek olduğunu gelişmiş ülkelerdeki eğitim, sağlık, adalet, demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve okuryazarlık kriterlerindeki çıta seviyesinin yüksekliğine ilaveten tarım, hayvancılık, bilgi ve sanayi alanındaki üretkenlik oranlarındaki artışlardan anlayabiliriz. 

Avrupa ülkelerindeki gelişmişlik düzeyleri, geçmişlerinden aldıkları derslerin verdiği donanım ile gelecek nesillere can suyu olmalarının neticesidir.

Can suyu olmak özveri işidir. Özveriyi liyakatli insanlar gelecek nesiller için mutlaka öncelikleri haline getirmelidirler. Toplum dinamik olduğu sürece ilerleyebilir. İşte can suyu toplumun temel betonu çatlamasın diye üzerine dökülen suyun adıdır.