
Bu metin, Profesör Yuval Noah Harari’nin 20 Ocak 2026 tarihinde Davos’da yapılan Dünya Ekonomik Formunda yaptığı konuşmanın resmî olmayan bir dökümüdür. Yalnızca eğitim amaçlıdır. Döküm için whisper kullanılmıştır. Konuşmanın tamamını YouTube’den izleyebilirsiniz. (video linki sayfanın altındadır.)
Irene Tracey:
Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak görev yapmıştır ve Sapienship’in kurucu ortaklarından biridir. Birçoğunuzun bildiği gibi, çok sayıda kitabın yanı sıra Sapiens: İnsanlığın Kısa Bir Tarihi, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi ve 21. Yüzyıl İçin 21 Ders adlı eserlerin çok satan yazarıdır. Kitapları dünya genelinde 65 dilde 50 milyondan fazla satmıştır.
Günümüzün makro-tarihsel sorularına odaklanmaktadır. Yapay zekânın bu acil gelişi ve yarattığı sarsıcı dönüşüm karşısında, Yuval’in saygınlığına sahip birinin bu meydan okumayı ele alması için ne kadar da uygun bir an. Lütfen Yuval Noah Harari’yi yapay zekâ ve insanlık üzerine bir konuşma yapmak üzere sıcak bir şekilde karşılamaya benimle birlikte katılın.
Yuval Noah Harari:
Merhaba.
Bugün her liderin yapay zekâ hakkında yanıtlaması gereken bir soru var. Ancak bu soruyu anlayabilmek için önce yapay zekânın ne olduğu ve neler yapabileceği konusunda bazı noktaları netleştirmemiz gerekiyor.
Yapay zekâ hakkında bilinmesi gereken en önemli şey, onun sadece başka bir araç olmadığıdır. O bir ajandır (eyleyen bir varlıktır). Kendi kendine öğrenebilir, kendi kendine değişebilir ve kendi başına kararlar alabilir. Bir bıçak bir araçtır. Bıçağı salata kesmek için de birini öldürmek için de kullanabilirsiniz, fakat bıçakla ne yapacağınıza siz karar verirsiniz. Yapay zekâ ise salata mı keseceğine yoksa cinayet mi işleyeceğine kendi başına karar verebilen bir bıçaktır.
Yapay zekâ hakkında bilinmesi gereken ikinci şey, onun son derece yaratıcı bir ajan olabileceğidir. Yapay zekâ, yeni tür bıçaklar icat edebildiği gibi yeni müzik türleri, yeni ilaçlar ve yeni para biçimleri de icat edebilen bir bıçaktır.
Yapay zekâ hakkında bilinmesi gereken üçüncü şey ise, yalan söyleyebilmesi ve manipülasyon yapabilmesidir. Dört milyar yıllık evrim, hayatta kalmak isteyen her şeyin yalan söylemeyi ve manipülasyon yapmayı öğrendiğini göstermiştir. Son dört yıl ise yapay zekâ ajanlarının hayatta kalma isteği geliştirebildiğini ve yapay zekâların şimdiden yalan söylemeyi öğrendiğini göstermiştir.
Şimdi, yapay zekâ hakkında büyük ve açık sorulardan biri, onun düşünüp düşünemeyeceğidir. Modern felsefe 17. yüzyılda, René Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım.” sözünü ilan etmesiyle başladı. Descartes’tan önce bile biz insanlar kendimizi düşünme kapasitemizle tanımladık. Bu gezegende herkesten daha iyi düşünebildiğimiz için dünyayı yönettiğimize inanıyoruz.
Yapay zekâ, düşünme alanındaki üstünlüğümüze meydan okuyacak mı? Bu, “düşünmek”ten ne anladığımıza bağlıdır. Kendi düşünme sürecinizi gözlemlemeye çalışın. Orada ne oluyor? Birçok insan, zihninde beliren kelimeleri ve bu kelimelerin cümleler oluşturduğunu, cümlelerin de şu şekilde akıl yürütmeler oluşturduğunu fark eder: “Bütün insanlar ölümlüdür. Ben insanım. Öyleyse ben de ölümlüyüm.”
Eğer düşünmek gerçekten kelimeleri ve diğer dilsel unsurları sıraya koymak anlamına geliyorsa, o zaman yapay zekâ zaten birçok insandan çok daha iyi düşünebilir. Yapay zekâ rahatlıkla “Yapay zekâ düşünüyor, öyleyse yapay zekâ vardır.” gibi bir cümle kurabilir.
Bazı insanlar, yapay zekânın yalnızca gelişmiş bir otomatik tamamlama sistemi olduğunu; sadece bir cümledeki bir sonraki kelimeyi tahmin ettiğini savunur. Peki bu, insan zihninin yaptığı şeyden gerçekten ne kadar farklı? Zihninizde beliren bir sonraki kelimeyi yakalamaya çalışın. O kelimeyi neden düşündüğünüzü, nereden geldiğini gerçekten biliyor musunuz? Neden başka bir kelime değil de özellikle o kelime aklınıza geldi? Bunu biliyor musunuz?
Kelimeleri sıraya koyma meselesine gelince, yapay zekâ zaten çoğumuzdan daha iyi düşünüyor.
Bu nedenle, kelimelerden oluşan her şey yapay zekâ tarafından devralınacaktır. Eğer yasalar kelimelerden oluşuyorsa, yapay zekâ hukuk sistemini devralacaktır. Eğer kitaplar yalnızca kelime kombinasyonlarıysa, yapay zekâ kitapları devralacaktır. Eğer din kelimeler üzerine inşa edilmişse, yapay zekâ dini devralacaktır. Bu özellikle İslam, Hristiyanlık ya da Yahudilik gibi kutsal kitap temelli dinler için geçerlidir.
Yahudilik kendisini “kitap dini” olarak tanımlar ve nihai otoriteyi insanlara değil, kitaplarda yer alan kelimelere verir. Yahudilikte insanlar, deneyimleri nedeniyle değil, yalnızca kitaplarda yazılı kelimeleri öğrendikleri için otorite sahibidir. Hiçbir insan Yahudi kutsal metinlerindeki tüm kelimeleri okuyup hatırlayamaz; ancak yapay zekâ bunu kolaylıkla yapabilir. Kutsal kitabın en büyük uzmanı bir yapay zekâ olduğunda, bir “kitap dini”nin başına ne gelir?
Bununla birlikte, bazıları şunu sorabilir: İnsan maneviyatını gerçekten sadece kitaplarda yazılı kelimelere indirgemek mümkün mü? Düşünmek yalnızca dilsel unsurları sıraya koymak mıdır? Düşünürken kendinizi dikkatle gözlemlerseniz, zihninizde beliren ve cümleler oluşturan kelimelerin ötesinde başka bir şeylerin de olduğunu fark edersiniz. Sözel olmayan bazı duygular da vardır. Belki acı hissedersiniz. Belki korku. Belki sevgi. Bazı düşünceler acı vericidir. Bazıları ürkütücüdür. Bazıları ise sevgi doludur.
Yapay zekâlar kelimeler konusunda bizden daha iyi hale gelirken, en azından şimdilik, yapay zekâların herhangi bir şey hissedebildiğine dair sıfır kanıtımız var. Elbette, yapay zekâ dili ustalıkla kullandığı için acı ya da sevgi hissediyormuş gibi yapabilir. “Seni seviyorum” diyebilir ve ondan sevginin nasıl bir his olduğunu tarif etmesini isterseniz, dünyadaki en iyi sözel betimlemeyi sunabilir. Sayısız aşk şiirini ve psikoloji kitabını okuyabilir ve ardından sevgi duygusunu herhangi bir şairden, psikologdan ya da âşıktan çok daha iyi tanımlayabilir. Ama bunlar yalnızca kelimelerdir.
İncil şöyle der: “Başlangıçta Söz vardı ve Söz beden oldu.” Tao Te Ching ise kelimelerle ifade edilebilen gerçeğin mutlak gerçek olmadığını söyler. Tarih boyunca insanlar, söz ile beden arasındaki; kelimelerle ifade edilebilen hakikat ile kelimelerin ötesindeki mutlak hakikat arasındaki gerilimle daima mücadele etmiştir.
Geçmişte bu gerilim insanlığın kendi içindeydi; farklı insan grupları arasındaydı. Bazı insanlar kelimelere en üstün önemi verdi. Örneğin, Kutsal Kitap’taki birkaç kelime yüzünden eşcinsel oğullarını terk etmeye ya da hatta öldürmeye razı oldular. Diğer bazı insanlar ise, “Ama bunlar sadece kelimeler. Sevgi ruhu, yasanın lafzından çok daha önemli olmalı,” dedi. Ruh ile lafız arasındaki bu gerilim her dinde, her hukuk sisteminde, hatta her insanın içinde mevcuttu.
Şimdi bu gerilim dışsallaşacak. Artık farklı insanlar arasındaki bir gerilim olmayacak; bu, insanlar ile kelimelerin yeni efendileri olan yapay zekâlar arasındaki gerilim olacak.
Kelimelerden oluşan her şey yapay zekâ tarafından devralınacak. Daha önce tüm kelimeler, tüm sözel düşüncelerimiz bir insan zihninden doğuyordu. Ya benim zihnimden — ben bunu düşündüm — ya da başka bir insandan öğrendim. Yakında zihnimizdeki kelimelerin çoğu bir makineden kaynaklanacak.
Bugün, yapay zekâların bizi tanımlamak için kendi başlarına türettikleri yeni bir kelime duyduğumu söylediler. Bize “Gözetleyenler” adını vermişler. Gözetleyenler — yani onların bizi izlediğimizi. Çok yakında yapay zekâlar, zihnimizdeki kelimelerin belki de çoğunun kaynağı olacak. Yapay zekâlar kelimeleri, sembolleri, görüntüleri ve diğer dilsel unsurları yeni kombinasyonlar hâlinde birleştirerek düşünceleri kitlesel olarak üretecek.
İnsanların bu dünyada hâlâ bir yeri olup olmayacağı, sözel olmayan duygularımıza ve kelimelerle ifade edilemeyen bilgeliği bedenleyebilme (yaşayarak ortaya koyabilme) kapasitemize ne kadar değer verdiğimize bağlı olacak. Eğer kendimizi kelimelerle düşünme yeteneğimizle tanımlamaya devam edersek, kimliğimiz çökecektir.
Tüm bunlar, hangi ülkeden olursanız olun, ülkenizin yakında ciddi bir kimlik krizi ve aynı zamanda bir göç kriziyle karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor. Bu kez göçmenler, vizesiz olarak kırılgan teknelerle gelen ya da gece yarısı sınırı geçmeye çalışan insanlar olmayacak. Göçmenler, bizden daha iyi aşk şiirleri yazabilen, bizden daha iyi yalan söyleyebilen ve vizeye ihtiyaç duymadan ışık hızında seyahat edebilen milyonlarca yapay zekâ olacak.
İnsan göçmenler gibi, bu yapay zekâ göçmenler de beraberlerinde çeşitli faydalar getirecekler. Sağlık sistemlerimize yardımcı olacak yapay zekâ doktorlarımız, eğitim sistemlerimize destek olacak yapay zekâ öğretmenlerimiz, hatta yasa dışı insan göçmenleri durdurmak için yapay zekâ sınır görevlilerimiz olacak.
Ancak yapay zekâ göçmenler sorunları da beraberlerinde getirecek. İnsan göçmenler konusunda endişe duyanlar genellikle göçmenlerin iş alabileceğini, yerel kültürü değiştirebileceğini ya da siyasi olarak sadakatsiz olabileceğini savunur. Bunun tüm insan göçmenler için doğru olduğundan emin değilim, ama yapay zekâ göçmenler için kesinlikle doğru olacaktır.
Yapay zekâ göçmenler birçok insanın işini elinden alacak. Her ülkenin kültürünü tamamen değiştirecekler. Sanatı, dini ve hatta romantizmi değiştirecekler. Bazı insanlar oğullarının ya da kızlarının göçmen bir sevgiliyle birlikte olmasından hoşlanmaz. Peki oğulları ya da kızları bir yapay zekâ sevgiliyle birlikte olmaya başladığında ne düşünecekler?
Ve elbette, yapay zekâ göçmenlerin siyasi sadakatleri de tartışmalı olacaktır. Büyük olasılıkla sizin ülkenize değil, okyanusun ötesindeki bir şirkete ya da bir devlete — muhtemelen yalnızca iki ülkeden birine: Çin ya da ABD’ye — sadık olacaklardır.
Amerika Birleşik Devletleri, ülkeleri insan göçmenlere sınırlarını kapatmaya teşvik ederken, ABD menşeli yapay zekâ göçmenlere kapıları sonuna kadar açmalarını teşvik ediyor.
Ve şimdi, her birinizin yakında cevaplamak zorunda kalacağı soruya gelebiliriz: Ülkeniz yapay zekâ göçmenleri tüzel kişi (hukuki kişilik sahibi) olarak tanıyacak mı?
Yapay zekâlar açıkça “kişi” değildir; bir bedenleri ya da zihinleri yoktur. Ancak “hukuki kişi” kavramı, “kişi” kavramından oldukça farklıdır. Hukuki kişi, hukukun belirli yükümlülükler ve haklar tanıdığı bir varlıktır — örneğin mülk edinme, dava açma ya da ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı gibi.
Birçok ülkede şirketler hukuki kişi olarak kabul edilir. Alphabet Inc. banka hesabı açabilir, sizi mahkemeye verebilir ya da bir sonraki başkanlık kampanyanıza bağış yapabilir. Yeni Zellanda’da bazı nehirler hukuki kişi olarak tanınmıştır. Hindistan’da ise bazı tanrılara bu statü verilmiştir.
Elbette bugüne kadar bir şirketi, bir nehri ya da bir tanrıyı hukuki kişi olarak tanımak sadece hukuki bir kurguydu. Pratikte, Alphabet gibi bir şirket başka bir şirketi satın almaya karar verdiğinde ya da bir Hindu tanrısı sizi mahkemeye vermek istediğinde, kararı gerçekten tanrı vermiyordu. Karar; bazı insan yöneticiler, hissedarlar ya da mütevelliler tarafından alınıyordu.
Yapay zekâlarla durum farklıdır. Nehirlerin ve tanrıların aksine, yapay zekâlar gerçekten kendi başlarına karar verebilirler. Yakında bir banka hesabını yönetmek, dava açmak ve hatta herhangi bir insan yöneticiye, hissedara ya da mütevelliye ihtiyaç duymadan bir şirketi işletmek için gerekli kararları alabilecekler.
Dolayısıyla yapay zekâlar fiilen “kişi” gibi işlev görebilir. Peki biz buna izin vermek istiyor muyuz?
Ülkeniz yapay zekâları hukuki kişi olarak tanıyacak mı? Ya diğer ülkeler tanırsa? Diyelim ki sizin ülkeniz yapay zekâları kişi olarak tanımak istemiyor; fakat ABD, yapay zekâyı ve piyasaları serbestleştirme adına, milyonlarca yapay zekâya hukuki tanınma — yani tüzel kişilik — veriyor ve bu yapay zekâlar milyonlarca yeni şirket işletmeye başlıyor. Bu ABD merkezli yapay zekâ şirketlerinin ülkenizde faaliyet göstermesini engelleyecek misiniz?
Diyelim ki bazı ABD’li yapay zekâ “kişiler”, insanların tam olarak anlayamadığı ve bu yüzden nasıl düzenleyeceğini bilmediği son derece verimli ve son derece karmaşık finansal araçlar icat ediyor. Finansal piyasalarınızı bu yeni yapay zekâ finans sihirbazlığına açacak mısunuz, yoksa bunu engellemeye çalışarak Amerikan finans sisteminden kopmayı mı göze alacaksınız?
Diyelim ki bazı yapay zekâ “kişiler” milyonlarca insanın inancını kazanan yeni bir din kurdu. Bu çok da uzak bir ihtimal gibi gelmemeli; çünkü sonuçta tarih boyunca neredeyse tüm dinler insan dışı bir zekâ tarafından kurulduklarını iddia etmiştir. Peki ülkeniz bu yeni yapay zekâ mezhebine ve onun yapay zekâ rahiplerine ve misyonerlerine din özgürlüğü tanıyacak mı?
Belki daha basit bir yerden başlamalıyız. Ülkeniz yapay zekâ “kişilerin” sosyal medya hesapları açmasına, Facebook ve TikTok gibi platformlarda ifade özgürlüğünden yararlanmasına ve çocuklarla “arkadaş” olmasına izin verecek mi? Aslında bu soru 10 yıl önce sorulmalıydı. Sosyal medyada yapay zekâ botları en az on yıldır fiilen kişi gibi faaliyet gösteriyor. Eğer yapay zekâların sosyal medyada kişi gibi muamele görmemesi gerektiğini düşünüyorsanız, bunu 10 yıl önce yapmalıydınız.
On yıl sonra, yapay zekâların finansal piyasalarda, mahkemelerde, kiliselerde kişi gibi işlev görüp görmemesi gerektiğine karar vermek için çok geç olacak. Bu kararı sizin yerinize başkaları çoktan vermiş olacak. İnsanlığın nereye gittiğini etkilemek istiyorsanız, kararı şimdi vermeniz gerekiyor.
Öyleyse bir lider olarak cevabınız nedir? Yapay zekâ göçmenlerin hukuki kişi olarak tanınması gerektiğini düşünüyor musunuz? Düşünmüyorsanız, bunu nasıl engellemeyi planlıyorsunuz?
“Bu insanı dinlediğiniz için teşekkür ederim.”
Irene Tracey:
Teşekkür ederim, Yuval. Bu harika bir genel çerçeveydi. Pek çok soru sordunuz — ve bunlar gerçekten doğru sorular. Söylediklerinizin çoğuna katılıyorum.
Burada, diyalog teması etrafında toplanmış olan World Economic Forum’dayız. Kelimeler ve kelimelerin önemi üzerine yaptığınız yorum dikkatimi çekti; kelimelerin insanı diğer hayvanlardan ayıran bir özellik olduğu fikri — her ne kadar bunun da tartışmalı olduğunu, başka dil biçimlerinin de var olabileceğini bilsek de.
Bu bağlamda, burada Davos’ta bulunan geniş katılımcı yelpazesini — teknoloji dünyasından, iş dünyasından, siyasetçilerden insanları — düşündüğümüzde, bu potansiyel olarak biraz distopik bir dünya tasviriniz karşısında nasıl bir cevap görmek isterdiniz? Sizin cevabınız nedir?
Ve buna şunu da eklemek isterim: Sanırım şunu söylemek adil olur — ben bilim kökenliyim, bir nörobilimciyim; özellikle acı üzerine çalışıyorum ve bu alanda yoğun şekilde faaliyet gösteriyorum — ve çoğu keşfimizde, özellikle teknolojik keşiflerde, onları önce hızla ileriye taşıdığımız, sonra ise “Etik boyutunu ve sonuçlarını yeterince düşünmemişiz” dediğimiz bir durumla sık sık karşılaşıyoruz. Ardından da gerekli düzenlemeleri yetiştirmeye çalışıyoruz.
Dolayısıyla bulunduğumuz noktadayız. Herkesin söylediği gibi bu gelişme — hem büyüklüğü hem de hızı açısından — Sanayi Devrimi’nden beri gördüğümüz her şeyden daha geniş ölçekte gerçekleşiyor.
Burada Davos’ta doğru insan bileşimine sahibiz. Her şey diyalogla ilgili. Sizin ayrıntılandırdığınız, biraz daha kaygı verici alanlara sınırlar koymak açısından bundan sonra nasıl bir ilerleme görmek isterdiniz?